NASIL BAŞLADI?

Yazmak için okumak şarttır.

Peki, iyi bir okur olduğumu bu kadar okunmamış kitap varken nasıl söyleyebilirim?

Okumanın hayatımdaki kıymetini anlatabilmek için gelin bir yolculuğa çıkalım. Zira kitap yazmaya başladıktan sonra yazma hızım; beni bile şaşırttı ve unuttuğum çocukluk anılarımı geri çağırdı.

on bir yaşındayım...

Türkçe öğretmenimin verdiği ödevi gününden önce teslim ettim. Öğretmenim saman kâğıda şöyle bir baktı. “Sen bu kitabı okumamışsındır. Ödevini yap getir.”

Sessiz içine kapanık bir çocuktum. “Hayır! Ben bu kitabı okudum,” diyememiştim.

Eve geldim. Yanan sobanın yanında yorganların konduğu yüklüğü açtım. Altta dört tane çekmecenin en büyüğü dört kardeşten benim olanıydı. Çekmecenin içi kitap doluydu. Kitapları ayırmaya başladım.

“Öğretmenim bunu okuduğuma inanmaz, ee..buna da inanmaz,” diyerek kalın olanları kenara ayırıyordum. Yaprak inceliğinde bir kitabı elime aldım. Herhalde gözüm parlamıştı.

“İşte! Aradığımı buldum. Öğretmenim, bu kitabı okuduğuma inanır.”

Kitabın özetini çıkarıp, ertesi gün öğretmenime teslim ettim. Öğretmenimin suratında şaşkınlıkla karışık garip bir ifade yeniden belirmişti. Herhangi bir şey demese de gözünü kısıp beni baştan aşağı süzdüğünü hatırlıyorum. Bense, “Bu incecik kitabı dahi okuduğuma yine inanmayacak,” sanarak bacaklarım tir tir titriyor, avuç içlerim terliyordu.

Özetini çıkardığım yaprak inceliğindeki kitap, William Shakespeare’ nin “Venedik Taciri” idi. Öğretmenimin okuduğuma inanmadığı kitap ise ise Fakir Baykurt’un “Tırpan” adlı eseriydi.

dokuz yaşındayım...

Komşuları tarafından “bal batmanı” olarak çağrılan ne kardeşlerine ne de mahallede ki diğer çocuklara pek benzemeyen az konuşan çok hayal kuran bir çocuğum. Bir gün astsubay babamın kucaklayarak getirdiği on cilt Meydan Larousse Ansiklopedilerine tabiri caizse vurulmuştum.

O yıllarda çoğu ansiklopediler ve kitaplar saman kâğıda basılırken bu yeni gelenler babamın yurtdışından getirdiği birkaç resimli kitabın kalitesindeydi.

Sayfaları beyaz ve kaygan, resimler pırıl pırıl ve renkli.

yedi yaşındayım...

Benden sekiz yaş büyük abimle bir kırtasiyenin önünden geçiyoruz. Abim;

“Kırtasiyenin ismini okursam sana kitap alacağım.”

“Doğuş” diye cevaplayınca abim;

“Seç bir kitap!”

“Alice Harikalar Diyarında” yı elimde büyülenmiş gibi tutarken abim; “Bir tane daha seçebilirsin,” demişti.

O zaman da ve dokuz yaşınayken de babamın eve getirdiği rengarenk Meydan Larousse Ansiklopedileri gördüğüm anda da nefesimi duracak gibi hissetmiştim. Göklere uçmuştum.

ve yıllar yıllar sonra...

logo

You-tube üzerinden bir televizyon programı izliyorum. Kendilerini stratejistyen diyerek tanıtan iki bey küresel ve bölgesel konuları ekranda güle oynaya konuşuyorlar. Arada da laf kadın halklarına gelince “Aman...Sakın ha... Kadına bayan denmez...” diyerek ciddileşip yeniden gülüşüyorlar.

Tuhaf geliyor. Bayan kadın ayırımı yapmaları...

Altında yatan niyete bakmaksızın bayan diyerek yeriliyor muyuz ya da kadın denilerek övülüyor muyuz?

Aklıma minnetle Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün özlü sözleri geliyor.

Matmazel ve madam kelimelerinden haz etmeyen Büyük ATA, kadın ve kız kelimelerinden de haz etmiyor. Aynı zaman da ağam, paşam, beyim gibi sözlerden de. Hepsini beyler ve bayanlar altında toplayalım ama karar yine de Aziz Milletindir, diyerek noktayı koyuyor.

Ekrandaki iki bey ‘bayan’ demeyerek kadın haklarına saygı duyduklarını düşüne dursunlar,“Bizim programlarımızı kadınlar izlemiyor. Eğer izliyorlarsa bu anlattıklarımızı anlamayabilirler. Yanlarındaki kocaları lütfen anlattıklarımızı kadınlara anlatsın,” da diyorlar güle oynaya...

Bir anda “ne oluyor” diyerek ayağa kalktım. -Basılan kitabım TÜRBÜLANS’ ın önsözünde de belirtiğim gibi yazmak için oturmadım yazmak için ayağa kalktım.-

“Anlatılanları basit konular... Asker ya da mühendis olmasam da anlardım. Ne var ki bunda? Kadınlar man kafalı mı ki anlatılanları anlamayacaklar?” dedim.

Erkeklerin kadınları man kafalı, mankurt gibiymiş gibi görmeleri üzerine “Bu durum biz kadınların kabahati” diyerek bir anda yazmaya başladım.

Mankurt olan oğlunu kurtarmaya çalışan Nayman Ana’nın hikayesi...

Oğlum on yaşındaydı. “Anne yazdıklarını okur musun?” dedi.

Nayman Ana’nın hikayesinin dramatik yönleri atlayarak okumaya başladım. Oğlum bir anda “Nayman Ana” diye ağlamaya başladı. Odasına gidip daha yeni kendisine hediye aldığım özendiği bilgisayarını getirdi. “Anne sen kitap yazmalısın.” dedi.

Oğlumun isteği üzerine yazdığım ilk kitabım Mankurt’u henüz bastıramadım. Ancak Mankurt ile beraber erkeğe rağmen başarmış kadın rol modellerini yaşanmış hikayeler ve güncel hadiseler ile canlandırmaya 2018 yılından bu yana başladım.

Amacım öncelikle kadınlara bilgi sunmak. Çünkü sistematik ve ideolojik olarak kadın kimliğine bilinçli ya da bilinçsiz saldırılar ile kadının hor görülmesi önlenmeli ki coğrafyamızdan cehalet silinebilsin.

İdrak yolunu tıkayan taşlardan sevgi ve bilgi sayesinde kurtulabiliriz.

2020 yılı şubat ayında TÜRBÜLANS, 2021 yılı mart ayında SOYAĞACI, 2021 yılı haziran ayında ENİGMA-1 kitaplarım yayımlandı.

Sevgi ve bilgiyle

OZ NUR

template
template

KİTAP YAZMA AMACIM

Herkes kitap yazmak istermiş ancak kitap yazıyor olmak istemezmiş.

Yazdıklarımı, susma suçunu işlememek adına görev amaçlı yazıyorum.

Birçok yazar; “kendimi bildiğimden beri hep bir şeyler yazardım, günlük tutardım,” diyerek yazma serüvenlerini anlatmaya başlar.

Bense; askerlik ve mühendislik mesleğimle ilgili dokümantasyon, yönerge, teknik şartname vb. dışında yazı yazdığımı pek hatırlamıyorum. Mektup yazarken bile sıkılırdım.

Ancak kendimi bildiğimden beri iç sesim bir gün kitap yazacağımı söylüyordu. Okuduğum bir kitabı ya da izlediğim bir filmin senaryosunu “ben olsam şöyle yazardım,” diyerek kendi kendime yorumladığım çok olmuştur.

Bir gün kitap yazarsam öykü kitabı yazarım derdim. Romana baştan sona yazar hakimken öyküyü yazar ve okur beraber yazıyor. Yazar öyküyü bir yere kadar getirir sonrasını ise okurun hayal alemine bırakır.

Belki de öykülere duyduğum hayranlıkla basılan üçüncü kitabım ENİGMA-1 romanını on tane Ortadoğu oyununa/öyküsüne böldüm. Kitapta anlatılanların yer yer rüya mı yoksa gerçek mi olup olmadığının kararı okura bırakılmıştır.

Yazmaya başladıktan sonra -şimdilerde- bileğimi kontrol edemediğim bir kuvvet ile yazıyorum.

Üslubum yumuşak ancak beyaz kâğıda vurma cesaretini gösteren kalemim biliyorum ki hayli sert!

OKURDAN GELENLER